PAUL ~ Hıristiyanlığın Tahribi Yeni Dinin Oluşumu
Bugun Hıristiyanlık akidesinde mevcut olan bir çok görüşün fikir babası olan Paul için aslında Hıristiyanlık dininin kurucusu tabirini kullansak hata etmiş olmayız. Şeriatın reddinden tutunda ilk günah inancına kadar bir çok günümüz Hıristiyanlarınca kabul edilen fikirler Paul’un icraatlarıdır. Bu açıdan Paul hem Hz İsa ile hem de Eski Ahit ( Tevrat ) ile çelişki içerisindedir.
Asıl ismi Saul’dur. Eski yahudi bir yargıç olan Paul, ilk inananlar üzerine bir çok zulüm ve eziyet uygulamış, tutuklamalar yapmıştır. Yuhanna İncilinde bu eziyet ve tutuklamalar anlatılmaktadır.
Saul Rab’bin öğrencilerine gözdağı vererek onları ölümle korkutmaktan geri durmuyordu. Bu arada başrahibin yanına gitti. Yol’dan olan kadın erkek, her kimi bulursa tutuklayıp Yeruşalim’e getirsin diye, başrahipten Şam’daki sinagoglara kendisini yetkilendiren mektuplar istedi. (Resullerin İşleri 9-2)
Başrahip Şam’a gidip inananları tutuklama görevini Saul ( Paul )’a havale etti. Bu yolculuk sırasında cereyan edecek olan hadiseler Hıristiyanlık tarihinin geleceğini değiştirecek ve dönüm noktası olacaktır. Bu yolculukta Paul inananların safına katıldığını iddia edecek. Bu iddiasını da mucizevi ifadeler içeren süslü sözlerle donatacaktı. İsterseniz Paul’un bu hikayesini kendisinden dinleyelim.
Ama yolculuğu sırasında Şam’a yaklaşırken, ansızın gökten parlayan bir ışık onun çevresini sardı. Saul yere düştü ve kendisine konuşan bir ses duydu: “Saul, Saul, neden bana saldırıyorsun?” Saul, “Sen kimsin, ya Rab?” diye sordu. O da, “Ben senin saldırdığın İsa’yım” dedi. “Ama ayağa kalk ve kente gir. Ne yapman gerektiği sana bildirilecektir.” Saul ile birlikte giden adamlar afallayıp kaldı. Sesi duyuyor, ama hiç kimseyi görmüyorlardı. Saul yerden kalktı; göz kapaklarını açtığında hiç görmüyordu. Elinden tutup onu Şam’a yönelttiler. Üç gün ne gördü, ne yedi, ne de içti. (Resullerin İşleri 9,3)
Bugün elimizdeki mevcut İncil’in içerisinde bir kısım olan Resullerin İşleri Paul tarafından yazılmış bir eserdir. Yani Hz İsa zamanında yaşamamış O’nu hiç görmemiş bir insanın bir eser yazıyor bu eserde kendisine mucizeviyet adlediyor ve ne şaşılacak bir durumdur ki bu eser kutsal metin olarak İncil’in bir parçası kabul ediliyor. Çelişki üzerine çelişki. Kendini inananların safına geçirirken bile mübareklik atfetmeyi ihmal etmeyen Paul, sözlerinin ve icraatlarının etkili olabilmesi için mucizevi bir hal takınmayı da akıl ediyor. Yolda yürürken yere düşüyor ve bir ses duyuyor “Sen kimsin Ya Rab diyor?”. Düşünün bir ses duyuyorsunuz daha önce hiç tanımadığınız birisinin sesi “Sen kimsin, ya Rab ?” diye hitap ediyorsunuz. Hadi diyelim sesi tanıdı ve bu ses hayatınız boyunca mücadele ettiğiniz ve öğretilerini tanımadığınız birisinin sesi. Fikirlerine o kadar karşısınız ki O’na inanaları hapse atıp zulüm ediyorsunuz. Peki bu kişiye “Rab” diye hitap edermisiniz? Tabiki hayır! İkincisi hem kim olduğunu biliyor ki Rab diyor sonra niye tekrar “Sen kimsin, ya Rab ?” diyor?? Bu da bir başka çelişki. Anlaşılan Paul dersine pek iyi çalışmamış kötü bir yalancı. Şahit yok, kendi beyanında yanına şahit koymayı unutmamış ancak bu şahitlerin ne ismi ne de varlıkları mevcut.
Hıristiyan din adamları Paul’u havarilerden birisi olarak kabul ederler ve Hz. İsa’dan sonra yaşamış bu şahsiyetin sözlerini, mektuplarını kutsal metin olarak kabul ederler. Gerekçesi ise Hz. İsa’dan Paul’a direk ilham gelmiş ve vahiy indirilmiş olmasıdır. Tabiki bu iddia da Paul’a ait. Paul’un sözlerinin kutsal metin olarak kabul edilmesi belkide o günden bu zamana kadar meydana gelmiş ve hala gelmekte olan çok önemli bir hadisenin kaynağını oluşturmaktadır. Papalar kendilerine ruhani erişilemez Tanri’nın dünyadaki temsilcisi ünvanını Paul’un bu ilhamından almışlardır. Mezhep taraftarları mezhep önderlerinin sözlerini ve davalarının geçerliliğini isbat için bu hadiseden esinlenecekler ve ilham, vahiy iddiasında bulunacaklardı. Papalar yine Paul’un açık bıraktığı bu kapıdan girecekler, kendilerine kişilerin günahlarını affetme yetkisi vereceklerdi. Bugün dünyanın bir çok yerinde belkide mevcut dinler arasındaki en çok tarikatler Hıristiyanlık içerisinde mevcuttur. İrili ufaklı binlerce Hıristiyan tarikatı mevcut. Bunların liderlerinin bir çoğu kendisine ilham ve vahiy geldiği iddiasında bulunmuştur ve hali hazırda da bulunmaktadır. Pazar günü Amerika Birlesik Devletleri’nde herhangibir dini kanalı açıp ayin dinlerseniz ayini yönlendiren lider, rahip hangi sıfatta olursa olsun, şu ifadeleri sıklıkla duyacaksınızdır: “İsa ile konuştum”, “kutsal ruh içime girdi”, “İsa bana şöyle dedi”, “bana ilham geldi”.
Daha öncede belirttiğimiz gibi havariler yeni bir din getirme iddiasında değillerdi, mevcut yahudi dini içerisinde Hz İsa’nın öğretilerini tavsiyelerini yaşıyorlardı. Hıristiyanlığı yeni ve farklı bir din haline getiren Paul’dur. Ve bu mücadelesine gentile ( yahudi olmayan toplumlar ) dan başlayacaktı. Bugünün Anadolu topraklarına gelip kafasındaki, Hz İsa’nın öğretilerinden farklı yeni dini neşretmeye başladı. O dönemin Anadolusu şehir devletlerinden oluşmuş bir yapıdaydı. Bu şehir devletçiklerinde yaşayan halk eski yunan mitolojisi ile kavrulmuş mistik dini inançlara sahipti. Eski yunan medeniyetindeki tanrının dünyada insan şeklinde vücut bulması, hem insani hem de ilahi güçlere sahip olması Paul’un tebliğ içerisinde bulunduğu toplulukların inanç kültürünü oluşturuyordu. Paul gelecekteki müritlerine temsilerle yeni fikirlerini anlattı. Paul’un Hıristiyanlığı mı Yunan paganiziminden etkilendi yoksa Yunan paganizimi Paul’un Hıristiyanlığından etkilendi hala tartışma konusudur. Ancak şu bir gerçek ki Paul’un Hırisitiyanlığının içerisinde Yunan mistimizinden paganistik öğelerden bir çok kalıntı vardır.
Osiris, Attis, Adonis, Dionysius gibi eski Yunan ve Mısır tanrılarılarının şiddet içeren ile Hz İsa’nın çarmıha gerilerek vefaat etmesi ile bağ kuran Paul ilk günah inancını ortaya attı. Paul bu inancı pagan kültürü ile sentezleyip Hz İsa’ya uluhiyet vermekte kullandı. Hz. Adem babamız ve Hz. Havva anamızın işlemiş olduğu günahtan dolayı Paul bütün insanlığı lanetli ve günahkar olarak kabul etti. O’na göre tek bir kurtuluş vardı, o da ilah-insan İsa idi. İsa çarmıhta kendisini feda ederek bütün insanların günahlarına kefaret oluyordu. Paul’a göre Yaratıcı insanlığın üzerindeki bu kara leke ve büyük günahı hafifletmek ve insanlığı kurtarmak için biricik oğlunu göndermişti. Öldükten sonra da tıpkı Osiris gibi tekrar dirilmişti.
Pagan ilahları ile Paul’un meydana getirdiği İsa arasındaki şaşırtıcı benzerliklere isterseniz bakalım;
Osiris Mısır tanrısı: Bakire bir anneden 29 Aralik’ta doğdu. Typen tarafından ihanete uğradı ( Hz. İsa’ya ihanet eden Judas’ı hatırlayın ). Gömüldü. Cehennemde iki üç gün kaldı. Sonra tekrar dirildi. Hz. İsa da Hıristiyan inancında gömüldükten iki üç gün sonra tekrar dirilmiştir.
Mithra Pers Güneş tanrısı: O da bakire bir anneden 25 Aralik’ta doğdu. Bu dinin temsilcilerine göre Noel ve Paskalya çok önemli festivallerdir. Paul’un komunyonu ile şaşırtıcı benzerlikleri vardır. Komunyon İsa’nın etini ve kanını temsil eden ekmek ve şaraptır ve Hıristiyanlığın ana ibadetlerinden birisini teşkil eder.
Dionysius: Jupiterin oğludur. Detemer adında bir bakireden 25 Aralik’ta doğmuştur. Kendisini Alpha ve Omega olarak adlandırır ki şaşırtıcı bir şekilde İncilin vahiy kısmında Hz.İsa’ya bu hitaplarda bulunuluyor.
“Alfa ve Omega Ben’im” diyor Rab Tanrı, Şimdi Var Olan, önceden Var Olan ve gelecek Olan Evrensel Egemen. (Vahiy 1,8)
Paul misyonerlik faaliyetlerine Antakya’da başladı. Daha sonra Kıbrıs’a seyahet etti orada tebliğleri sonucu adanın valisi Sergius Paulus’un Hıristiyanlığa geçmesini sağladı. Belkide yeni dine bu önemli katkı neticesinde valiyi onurlandırmak için ismini Paul olarak değiştirdi. Sonra tekrar Antakya’ya döndü burada tebliğlerine devam etti, müritlerinin sayısını arttırdı. İkinci misyoner seyahatinde Moraya yarım adasının kuzeyinde bir şehir olan Korint’e kadar gitti. Üçüncüsünde Efes’te üç yıl kadar kaldı. Bu misyonerlik periyotları arasında Resullerin İşleri kitabını yazdı. Hz İsa döneminde özellikle iki büyük Yahudi mezhebi vardı. Birincisi Ferisiler, Kutsal Yasa’ya ve yüzyıllar boyu Yasa’ya dayandırılan dinsel kurallara sıkı sıkıya bağlıydılar. İkincisi, Sadukiler, Yahudilik’te akılcılığı savunan bir mezhepti. Sadukiler, Eski Ahit’ten yalnız Musa’nın kitaplarını kabul eder, ölümden sonraki yaşam, diriliş, cennet, cehennem düşüncesine ve cin, melek gibi doğaüstü varlıklara inanmazlardı.
Paul “Ferisi” olduğunu söyleyemekteydi. Ve bu iddiasını büyük bir enaniyet, kibirle ifade etmiştir. Bırakın bir veli peygamber normal bir insanın bile bu tarz kendini beğenmiş ifadeler kullanması eminim çoğumuzu rahatsız eder. Paul’un egosu oldukça gelişmiş olduğundan kendisi için bu tarz ifadeler kullanmaktan çekinmiyordu.
Sekiz günlükken sünnet edildim. İsrail soyundan, Benyamin kuşağından, İbrani atalardan doğmuş gerçek bir İbrani. İbraniler’in ruhsal yasasını tutmak yönündense bir Ferisi’yim. Öylesine bol çaba döktüm ki, kilise topluluğuna saldırıda bulundum. Ruhsal yasanın dilediği doğruluk açısından kusursuz biriydim. (Filipililer 3,5)
Paul’un açtığı bu kibir enaniyet kapısından kendisinden yüzyıllar sonra gelecek olan Luther de girecek ve kendisini öven ifadeler kullanacaktı. Keramet ehli, lider, mucivezi vahiy ile donatılmış peygamber olarak gördüğü Paul’u örnek almasından daha normal ne olabilirdi ki! Kendisini manastıra kapatıp manastır hayatı yaşamaya çalıştığı günler ile alakalı ilerleyen yıllarda şu ifadeleri kullanacaktı:
“Manastır kurallarını çok sıkı şekilde uyguluyordum. Şunu söyleyebilirim ki eğer birisi keşişlik yaşantısından dolayı cennete gidecekse O bendim”.
Aslında Paul burada kendisini överken farkına varmadan kendisi ile bir çelişkisi oluyor ve yalanı ortaya çıkıyordu. Kendisini “Ferisi” olarak tanımlamak istemesinin sebebi Ferisilerin sahip oldukları saygıdeğer konumdu. Kendisini Ferisi olarak tanımlamasının sebebi kendisini yücelterek ve ehemmiyet verilmesine arzu etmesidir. Düşüncesi bu şekildeydi. Hatırlarsanız eski yahudi yargıçken ki dönemini anlatırken Şam’a inananları tutuklamak üzere yuksek Rahip tarafından görevli olarak gönderildiğini ifade ediyordu. Paul’un gözden kaçırdığıi yalanını ortaya çıkartacak ufacık bir gerçek vardı ki o da Yüksek rahiplerin “Ferisi” değil politik düşmanları olan Sadukiler’e mensup olmalarıdır. Paul hem kendisi ile hem de izinden gittiğini iddia ettiği Hz. İsa ile çelişmeye devam edecektir.
Hyam Maccoby “The Mythmaker: Paul and The Invention of Christianity” adlı kitabında Paul’u mistizimden etkilenişimini ve Hıristiyanlığı nasıl tahrip ettiğini detaylı ve güzel bir çalışmayla el almıştır. Maccoby kitabında Paul’un iddia ettiği gibi Yahudi şeriatinde uzman ve döneminde çok saygı duyulan bir din adamı olan Gamaliel’in talebesi olmadığını, O’ndan ders almadığınıi söyleyerek tarihsel olarak böyle Paul’un bu iddiasının gerçek dışı olduğunu isbat etmektedir.
“Ben Kilikya’nın Tarsus kentinde doğmuş bir Yahudi’yim. Yetişmem ise bu kentte oldu. Gamaliel’in dizi dibinde, ataların yasasına sımsıkı bağlılıkla eğitildim. Bugün burada bulunan hepiniz gibi ben de Tanrı’nın ateşli bir bağlısıydım.” (Resullerin isleri 22)
Yukarıdaki Resullerin İşleri 22 Bab’da Paul, doğumu ve yetişmesinin Tarsus’ta olduğunu söylüyor. Asağıda vereceğimiz yine Resullerin İşleri 26’nci Bab’da daha farklı çelişkili bir ifade içerisine giriyor.
“Gençliğimden bu yana ulusum arasında ve Yeruşalim’de geçen yaşamımı Yahudiler’in tümü bilir. Tanıklıkta bulunmak isterlerse, öteden beri bilirler ki kendi inancımızın en koyu partisine yaraşır biçimde, bir Ferisi olarak yaşadım.” (Resullerin İşleri 26)
Maccoby bu önemli çelişkiyi yakalıyor ve şu mantık çıkarımını yapıyor; eğer Paul Tarsus’ta doğdu ve daha sonra Kudüs’e gönderildi ise, anne ve babası ile birlikte mi göç etti? Yoksa küçük Paul tek başına mı Kudüs’e gönderildi ki kabul edilmesi zor bir iddia. Eğer Paul Kudüs’e gitti ve gençliği Kudüs’te geçti ise, küçükken Tarsus’tan ayrılmış olması lazım. Gamaliel yahudi şeriattinde uzman bir din adamıydı, dolayısı ile talebeleri küçük yaştaki çocuklardan oluşmamaktadır. Netice ittibari ile görüldüğü gibi Paul’un Ferisi olduğu iddiası, Gamaliel’in talebesi olduğu iddiası tamamen gerçek dışıdır. Hıristiyan olmasını mucizevi bir uslupla anlatarak kendisinin seçilmiş birisi olduğu inancını oluşturduktan sonra kendi Hıristiyanlığını oluşturmaya başlayacaktır.
Yahudiler yüzyıllardır kendilerini kurtaracak büyük yahudi imparatorluğunu kuracak bir mesih beklemişlerdir. Paul Hz.Isa’nın beklenen mesih olduğu iddiasındaydı. Ancak Hz. İsa’nın çarmıhda vefaat etmesi yahudiler için büyük bir problem teşkil ediyordu. Mesih nasıl çarmıhda ölebilirdi? Hani büyük krallığı kuracaktı? İşte bu anda Paul iddiasını pekiştirmek için daha sonraki Hırisitiyanları izahta içinden çıkılamaz bir sorunun içerisine atacak ve Hıristiyan inancını kökten etkileyecek bir fikirle ortaya çıkmıştır. Resullerin İşleri 17,3’te bu hadise anlatılmaktadır:
Amfipolis ve Apolonya’dan geçerek Selanik’e vardılar. Burada Yahudiler’in bir sinagogu vardı. Pavlos her zaman yaptığı gibi yine onların toplantısına katıldı. Üç Şabat günü boyunca Kutsal Yazılar üzerinde kendileriyle tartıştı. Mesih’in işkence çekmesinin ve ölüler arasından dirilmesinin gerekli olduğunu kanıtlayan belgeleri apaçık önlerine serdi. “İşte size bildirdiğim İsa O Mesih’tir” diyerek tanıklık etti.
Paul’un Selanikli yahudilerle tartışmalarında ilk günah inancını ortaya attı. Aslında Yahudilikte ve İslamiyette de var olan bu inancı farklı bir yorumla Hırisitiyanlığın önemli bir akidesi haline getirdi. Eski pagan kültürlerindeki tanrılar için adak adamayı çağrıştıran bu inancı pagan kültüründen etkileşim yapan Paul sahiplenmiştir. İddiasına göre Hz. Adem ile Hz.Havva’nın cennette işlemiş oldukları günahtan dolayı bütün insanlık lanetlenmiştir, dedelerin yapmış oldukları günahın yükünü omuzlarında taşımaktadırlar. Bu manada doğan her çocuk günahkar olarak doğmaktadır. Bu yüzden Hz. İsa çarmıhta eziyet çekerek insanlığın günahlarına kefaret olmuş ve insanlığı kurtarmıştır.
Ama biz daha günahlıyken Mesih bizim yerimize öldü. Tanrı bize sevgisini bununla kanıtlıyor. İsa’nın kanı aracılığıyla şu anda doğrulukla donatılmışsak, O’nun aracılığıyla Tanrı’nın gelecek olan öfkeli yargısından kurtuluş bulacağımız daha da kesindir. (Romalilara Mektup 5, 8-9)
Tek tanrı inancına sahip yahudilere pagan kültüründen gelmiş olan tanrıların gazabından korunmak için adak adama inancı yabancı bir kavramdı.
Paul Hz İsa’nın dile getirmediği bu pagan kültüründen esinlenerek oluşturduğu teorisi yine Eski Ahit ( Tevrat ) ile çelişmektedir.
Ölecek olan günah işleyen kişidir. Oğul babasının suçundan sorumlu tutulamaz, baba da oğlunun suçundan sorumlu tutulamaz. Doğru kişi doğruluğunun, kötü kişi kötülüğünün karşılığını alacaktır. (Hezekiel 18,20)
Ancak Musa’nın kitabındaki yasaya uyarak çocuklarını öldürtmedi. Çünkü RAB, “Ne babalar çocuklarının günahından ötürü öldürülecek, ne de çocuklar babalarının. Herkes kendi günahı için öldürülecek” diye buyurmuştu. (2. Tarihler 25,4)
Tevratta açıkkca belirtildiği gibi herkes kendi işlediği günahtan sorumludur. Babasının işlediği suçtan çocuğu sorumlu tutulamaz. Zaten mantık ta bunu gerektirmez mi? İnsanoğlunun dünya üzerinde kurduğu devletlerde, adalet sistemlerini neye göre oluşturuyorlar. Babası hırsızlık yaptı, cinayet işledi diye çocuğuna da ceza mı veriliyor? Senin deden, baban geçmişte banka soymuştu, bu suç sana da sirayet etti, sende cezasını çekeceksin diye torununu, çocuğunu da hapse mi atıyoruz. Paul’un mantığından Hıristiyan devletleri ceddin işlemiş olduğu suçtan nesli de cezalandırması gerekmez mi? Madem bu şekilde uygulanılmıyor – ki aklın yolu birdir – ve hem adalet hem vicdan bunu gerektirir. Bizde açık bir şekilde söyleyebiliriz ki: Paul, senin bu iddian hem vicdanen, hem aklen, hem ahlaken tutarsızdır,mantıksızdır ve geçersizdir.
66 yılında Yahudilerin İsrail Krallığını kurmak için ayaklanmaları Roma tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu ayaklanma Kudüs’ün ve yahudi tapınağının tahribi ile sonuçlandı. Bu kanlı bastırma Hıristiyanlığın geleceği açısından önemli bir olaya sebep olacaktı. O zamana kadar Hıristiyanlar arasında otorite kabul edilen ve ağırlığı olan, Hz. İsa’ya yakınlıklarıyla bilinen Peter, James ve diğer inananlar tarafından kurulan Hıristiyanların ana merkezi, kiliseleri de tahrip olmuştur. Bu kilise mensupları kendilerine Yahudi-Hıristiyan olarak görüyorlardı. Paul ve fikirleri hakkında derin endişe taşıyorlardı. Kudüs’ün dolayısı ile Yahudi-Hıristiyan kilisesinin tahribi, Paul’un önünü açmış, Hıristiyan hareketinin liderliğini ele geçirmiştir. Artık Paul liderliğinde yeni Hıristiyanlık Yahudi köklerini inkar ederek Yunan Helenistik öğelerden faydalanarak farklı bir yapıya bürünmüştür.
Daha önce de belirttiğimiz gibi paganist unsurların Hırisityanlık üzerine etkisi kuvvetli olmuştur. Gerek Paul gerekse O’ndan sonraki dönemde yaşayan Ruhban sınıfının katkısı büyük olmuştur. Hıristiyanlık sadece İncil yazarları ve Paul tarafından tahrip edilmemiş, tahrip durağan olmayıp belli dönemlerde özellikle konsil toplantılarında etkili bir şekilde devam etmiştir.
En dikkat çekici örneklerden birisi Noel’in ( İsa’nın doğum günü ) kutlanmasıdır. Dördüncü yüzyıla kadar Hz. İsa’nın doğum günü kutlanmamaktadır. Doğum tarihininin 25 Aralık olarak seçilmesi de oldukça manidardır. Mısır ile birlikte Hz. İsa’nın doğum günü olarak seçilen tarih 6 Ocak’tır. Batı kilisesi buna 25 Aralık olarak karşı çıkmıştır. Buraya kadar ki kısım zaten bilinmeyen hakkında tarihi bir belge bulunmayan Hz. İsa’nın doğum günü hakkında farklı görüşlerin olması son derece normal bir yorum farkı gibi gözüküyor olabilir. Ancak Aralık 25 aslında paganların ( putperest ) güneşin doğum gününü kutluyor olmaları, Hıristiyanlıktan eski tarihe sahip olan paganların dini bayramlarını Ruhban sınıfı tarafından Hıristiyanlığa dahil edildiğinin açık bir göstergesi olmaktadır. Bugün milyonlarca Hıristiyan 25 Aralık’da doğmamış olan Hz. İsa’nın doğum günü adı altında aslında güneşin doğum gününü kutladıklarının farkındamıdırlar acaba? Tabiki mevcut Hıristiyanların 25 Aralık tarihini güneşin doğum günü olarak kabul edip kutladıklarını iddia etmiyoruz, ancak en azından şunu söyleyebiliriz: Kutsal, evliya olarak adlandırıp kabul ettiğiniz, şahsiyetleri için dünyanın her bir köşesine, kiliselerinizin içlerine heykellerini diktigğiniz şahsiyetler size alsında pagan dininin dini inançlarından biri olan 25 Aralık tarihini Hz. İsa’nın doğum günü olarak yutturmuşlardır. Zaten Hıristiyanlık kadar Saint ( evliya ) sıfatının kolay dağıtıldığı başka bir din yoktur. Kilise ileri gelenleri istediklerini evliya istemediklerini çok rahatlıkla kafir ilan etmişlerdir. Bu konuyu ilerideki bölümlere havale edip burada kısa kesiyoruz.
Paul, yeni dini yahudi İsa’nın dininden farklı bir din haline getirmiştir. Yahudi-Hıristiyan kilisenin etkisininde azalmasından sonra yavaş yavas aşamalı olarak bu değişim sürecini tamamlamıştır. Paul’un dini Hz. İsa’nın öğretilerine de karşı çıkmıştır. Daha önceden de belirttiğimiz gibi Hz. İsa yahudi şeriatını savunuyor ve onu tamamlamaya geldiğini söylüyordu.
“Seriatı ya da peygamberleri ortadan kaldırmaya geldiğimi sanmayasınız. Ortadan kaldırmaya değil, ancak bütünlemeye geldim. Doğrusu sizlere derim ki, gök ve yer yok oluncaya dek seriatten küçücük bir nokta ya da bir çizgi bile kaldırılmayacaktır. Bildirilen her şey yerine gelinceye dek. Bu nedenle, bu buyruklardan en küçüğünü bile kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin hükümranlığında ona en küçük denecektir. Öte yandan, kim uygular ve başkalarına da öğretirse, göklerin hükümranlığında ona büyük denecektir. Öyleyse size derim ki, doğruluğunuz dinsel yorumcuların ve Ferisiler’inkinden aşkın değilse, göklerin hükümranlığına girmeyeceksiniz.” (Matta Bab5 Ayet 17)
Paul ise şunları söyleyecekti:
“Çünkü insan seriatta sıralanan işler olmaksızın, salt iman ederek doğrulukla donatılır düşüncesi üzerinde duruyoruz.” (Romalılara Mektup 3)
Ne kadar enteresan değil mi? Şeriatte sıralanan işler nedir? Ve bu emirleri kim vermiştir. Allah değil mi? Kime vermiştir? Kullarına yani insanoğluna. Pek bu emirlerin önemsiz olduğunu söyleyen kim? Paul. Paul kim? Yaratıcı mı ? Hayır. Peygamber mi? Hayır. Peki Paul şeriatı kaldırıyor yerine ne koyuyor? İman. Neye iman? Tanrının insan suretinde çarmıhta insanların günahına kefaret için eziyet çekmiş insan-ilah İsa’ya. Peki Allah’ın emirlerine karşı gelerek onu gecersiz kılarak Allah’a nasıl iman etmiş olacaksın? Paul bunu bildiği için Tanrı yahudilerin inandığı tanrı kavramını değiştirip yerine pagan dinlerinden aldığı tanrı kavramını oluşturuyor ortasına da İsa’yı koyuyor. Paul’un bu sözleri ve icraatlerini okuduktan sonra ister istemez aklımıza şu gelmiyor değil hani. Bizim ülkemizde de bir kesim tarafından İslam dininin pratikteki kuralları olan namaz, oruç, zekat gibi ibadetleri yerine getiren müslüman halka karşıi kullandıkları ifadelere ne kadar benziyor. “Önemli olan namaz kılmak değildir, kalbinin temiz olması gerekir”, “ Benim kalbim çok temiz, hiç bir insan hakkında kötü düşünmüyorum, hep yardım ediyorum”. Sanırım bu toplumuza yabancı olan şahsiyetlerin fikirlerini nereden aldıkları için çok fazla zeka sahibi olmaya gerek yok. Tıpkı Paul’un Hz. İsa’nın dinini tahrip ettiği gibi bu kesimde Müslüman Türk milletinin dini hassasiyetlerine zarar vermek istemektedirler. Ancak unuttukları, gözden kaçırdıkları bir hakikat var ki o da şudur: Ne İslamiyet Paul zamanında ki gibi savunmasız değildi ki yüzlerce binlerce sahebe, asfiya, evliya ellerinde Kur’an ve hadis-i şeriflerle mukaddes dinin korucuları olmuşlardır – ne de Paul’un etrafındaki paganist halk vardır. Çok şükür Türk milleti İslamiyeti vücudunun hücreleri adedince sindirmiş, kabullenmiş ve pratikte de uygulamaktadır. O yüzden bu şahsiyetlerin çabaları tarih boyunca hep beyhude kalmış ve kalmaya da devam edecektir.
“Kardeşlerim! Tıpkı bunun gibi, ölen Mesih’in bedeni aracılığıyla sizler de seriat karşısında öldünüz. Artık başkasına –ölüler arasından dirilene– varmakta özgürsünüz. Bundaki amaç Tanrı’ya ürün getirenler olmamızdır. Bizler bedenin utandırıcı istekleri uyarınca yaşamaktayken, seriatin etkilediği günahtan doğan utandırıcı istekler bedenimizin parçalarında ölüme yaraşan ürünü oluşturuyordu. Ama şimdi tutsak kılındığımız bağ karşısında ölmüş olduğumuzdan, seriatten özgür kılındık; yazılı yasanın eski yolunda değil, Ruh’un yeni yolunda hizmet sunalım diye.” (Romalılara Mektup 4)
Paul şeriatı hükümsüz kılınca artık kendisini sınırlayacak bir kontrol mekanizması da kalmıyordu. Daha da ileri giderek yahudilerin sadece kosher et yeme kuralarını da kaldırıyordu.
“Et pazarında satılan her şeyi vicdanınız rahatsız olmadan yiyin.” (Korintuslara 1. Mektup 10,25)
Hatırlarsanız Hz.İsa yahudi şeriatına bağlı olduğunu onu yıkmaya değil tamamlamaya geldiğini söyluyordu, dolayısı ile Hz. İsa yahudi şeriatını tatbik ediyordu. Tevratın Tesniye ( Yasanın tekrarı ) bölümünde domuzla ilgili açık bir ifade olmasına rağmen Paul haram olan domuzu da helal kılacak ve bugün Hıristiyanların domuz yemesinin arkasındaki isim olacaktır.
“Domuz çatal tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız.” (Tesniye 14,8)
Paul çözümü bulmuştu, şeriat önemli değildi, Allah’ın emirleri önemli değildi, İsa’yı Rab, tanrı olarak kabul edildi mi kurtuluş için yeterliydi. Söz ile ikrar etmek kafi geliyordu. Hz. İsa’nın aksini söylemiş olması da önemli değildi, zaten kendine vahiy inmemişmiydi? Hem o zaten Hz. İsa ile direk temasta değilmiydi!
“Eğer İSA RAB’tir diye ağzınla açıkça söyler, yüreğinle de Tanrı’nın O’nu ölüler arasından dirilttiğine iman edersen kurtulacaksın. 10Çünkü doğrulukla donatılmak için yürekle iman edilir, kurtuluş için de ağızla açıklama yapılır.” (Romalılara Mektup 10, 9-10)
Su götürmez bir şekilde Hz. İsa ile celişmektedir. Hıristiyanların vermesi gereken önemli bir karar vardır o da Hz. İsa ya mı yoksa Paul’un mu izinden gidilecek?
“O Gün niceleri bana, ‘Ya Rab, ya Rab’ diyecek, ‘Senin adına peygamberlik etmedik mi? Adına cinleri kovmadık mı? Adına bir sürü güçlü iş yapmadık mı?’ İşte o zaman açıkça bildireceğim onlara: ‘Ben sizi hiç tanımadım. Benden ırağa gidin, seriati hiçe sayanlar!’” (Matta 7, 22-23)
İsterseniz bir de İngilizcesini verelim ki hem ehemmiyetini belirtelim hem de kaynak göstermiş olalım:
“Many will say to me in that day, Lord, Lord, was it not in your name that we prophesied, and in your name cast out demons, and in your name did many works of power? And then I will declare to them: I never knew you. Depart from me, you workers of lawlessness.” ( New Testament, Recovery version )
“O da, “Bana niçin iyilik üzerine sorarsın?” dedi. “Yalnız bir tek iyi vardır. Eğer yaşama giriş sağlamak istiyorsan buyrukları tut.” (Matta 19,17)
Görüldüğü gibi burada Hz. İsa Allah’ın tekliğine vurgu yaparak mutlak iyinin O olduğunu söylüyor yine kurtuluşa ermenin O’nun buyruklarına ( şeriatine ) uymakta olduğunu belirtiyor. Paul’un iddia ettiği gibi olsaydı. “Allah tek’tir emirlerine uyun” yerine “bana iman etmeniz kurtuluşunuz için yeterli” derdi.
Hıristiyanlığın İlk Dönemi
Roma İmparatorluğu tarih boyunca en geniş topraklarda hukum sürmüş ve en uzun ömürlü İmparatorluklarından birisidir. Akdenizi iç bir gol olarak içine alacak bir şekilde sınırları kuzeyde günümüz İskocyasına , doğuda Pers İmparatorluğuna uzanan geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir.
Günümüz Fransa, İspanya, İngiltere, İtalya, Yunanistan, Balkan ülkeleri, Irak, Kuzey Afrika, Anadolu topraklarını gözümüzde canlandıracak olursak toprak büyüklüğü olarak ihtişamını sanırım anlayabiliriz. Şehir devletlerini merkezli yönetim yapısı olarak inşa etmiş olan Romalılar, Greko-Roman bir kültür yapısına sahiptir. Tarihinin değişik dönemlerinde, Cumhuriyet ve diktatorluk tarafından yönetilen Romalı’ların Hıristiyanlık araştırmacıları açısından özellikle üçüncü ve dördüncü yüzyılları önem taşır. Tarih ilminin neredeyse şaşırmayan bir kuralı vardır ki o da hemen hemen bütün yeni uygarlıklar, kültürler mevcut uygarlıkların külleri arasından doğmasıdır. Devletlerde insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ve en şasaalı dönemlerini gençlik ve olgunluk dönemlerinde yaşarlar. Bu kaide Hıristiyanlığın çıkış ve yayılış dönemleri içinde geçerlidir. Bu açıdan Hıristiyanlik konusuna girmeden önce Roma İmparatorluğunun üçüncü ve dördüncü yüzyılllarını incelemek faydalı olacaktır. Üçüncü yüzyılda şartlar gittikce kötüleşmekte imparatorluk eski şaşaalı günlerinden uzak bir görünüm sergilemekteydi. Ekonomisi kötüleşmiş, hudut bölgelerine istilacı kavimlerin akınları artmış, parçalanma tehlikesi içinde olan imparatorluk şehirleri korumak için yüksek duvarlar örmek zorunda kalmıştı. Artık toprak üstüne toprak katan yayılmacı politikasının yerine askeri savunma almıştı. Roma birlikleri imparatorluğu korumak için bir savaştan çıkıp başka bir savaşa girer olmuştu. Belkide abartılı bir uslupla söylenen şu söz aslında Roma’nın düştüğü çaresizliği anlatıyordu. Bir adam bir gün general ertesi gün imparator, ve üçüncü günde ölü olabilirdi. 235-285 yılları arasında birisi hariç başa gelen imparatorlar ya suikasta kurban gitmiş, ya savaş meydanında ölmüş yada esarette ölmüştür. Politik kaos sosyal ve ekonomik çöküşüde beraberinde getirdi. İmparatorluğun mudafasi için daha fazla askere ihtiyaç duyulması köylü ve kasabalı üzerindeki vergileri artırmış. Bir çoğu vergi memurlarından kaçmak için evlerini işlerini terk etmiştir. ( Mediaval Europe, C.Warren Hollister )
İmparatorluk artik Augustus, Marcus Aurelius, Trajan, Hadrian dönemindeki altın çağından cok uzaktaydı. Ren Nehrinin doğusundan Alman kabilelerinin atakları, doğudan pers akınları karşısında imparatorluğu zorda olsa iki önemli lider kurtarmış, imparatorluğun parçalanmasını batıda yaklaşık 2 yüzyıl doğuda ise 1000 yıl ileri atmışlardır. Yeni yontem sahibi bu iki imparatorlardan birisi Diocletian ( 284-305 ) digeri Constantine dir ( 306-337 ). İmparatorlukta katı bir bürokrasi ve büyük bir ordu tarafından desteklenmiş otokrasiyi yerleştirmişlerdir. Bir çeşit monarşi rejimi olan otokrasi de yönetici, bütün siyasi yetkileri tek başında elinde bulundurur. Fakat monarşinin aksine yönetim miras yoluyla kalmamış kişi tarafından ele geçirilmiştir. İmparatorlar kendilerine tanrısal ünvan vermişlerdir.
Hz İsa bir yahudi olarak yaşadı ve o şekilde vefaat etti. Allah diğer peygamberler gibi O’nu da sapkınlığa girmiş, yoldan çıkmış ilahi emirden uzaklasmış yahudi milletini uyarmak için göndermişti. Yahudi milleti kendisine en çok peygamber gonderilen millettir. Bu hakikatten yola cikip kendisine secilmis millet, kavim tanimlamasini yapan yahudiler, belki de çok önemli bir gerceği gözden kaçırıyorlardı. Allah bir millete neden peygamber gönderir. Peygamberin vazifesinin arkasındaki hikmette çok manalar gizlidir. Yahudi toplumu kendisine en çok peygamber gönderilen millet ünvanının yanına yine en çok sapkınlığa düşmüş millet olarak da nam salmıştır. Peygamber öldüren, iftira atan, peygamberin tebliğlerine rağmen buzağa tapan , dünya malına hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanan belki tarihte bu üne sahip başka bir millet yoktur. Bu iddiamızın isbatı için bir çok tarafsız tarihçilerden kaynak gösterebiliriz. Ancak sanırım en iyi kaynak yine yahudiler tarafından da kabul edilen Tevrat olacaktır. Aşağıda Tevrattan kaynak olarak verdiğimiz kısımlar karşısında şaşırıp hayrete kapılmamak elde değil. Allah’ın sözü olduğu iddia edilen mukaddes bir eserde bu tarz ifadeler nasıl olabilir diye düşünmeden edemiyoruz.
“Lut Soar’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı. Büyük kızı küçüğüne, “Babamız yaşlı” dedi, “Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok. Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım.” O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Ertesi gün büyük kız küçüğüne, “Dün gece babamla yattım” dedi, “Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat.” O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar. Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar’ın atasıdır. Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır. (Tekvin Bab 19 ayet 30)
Muhafazakar olsun, laik olsun, dinsiz olsun her düşünce sahibine göre iğrenc ve kabul edilemez olan bu ensest ilişki iftirasını Allah’ın kutsal peygamberine rahatlıkla atabiliyorlar ve bunu da tahrip ettikleri Tevrat’a kutsal metin adı altında koyabiliyorlardı.
İşte böyle çarpık bir yaşantı ve ahlak normlarından uzak bir şekilde tarih boyunca yaşamış yahudi milletine Allah bir peygamber daha gönderiyordu. Hatta mesajının etkinliğini kudretini perçinlemek adına bir de bu kutsi tebliğcisini muhteşem bir mucize ile donatıp gönderiyordu. Babasız olarak dünyaya gelecekti. Ahlak abidesi Meryem’e kimse iftira atma cesaretini gösteremedi. Hz İsa Allah’ın bir mucizesi olarak insanlığa gönderildi. Ancak daha sonraki yıllarda Hz İsa’nın bu mucizevi babasız dünyaya gelmesi O’na aşırı muhabbet gösterenler tarafından uluhiyet yakıştırılması ile sonuçlanmıştır. Bediuzzaman Said Nursi’nin güzel bir tesbiti aslında bu konuya çok uygun düşüyor; bir şeye aşırı muhabbet o şeyin inkarına sebep olur. Hıristiyanların Hz. İsa’ya aşırı muhabbeti onun aslı vazife ve mahiyetinin inkarı ile sonuçlanmış ve ilahlaştırılmıştır. İşte bu garip düşünce daha sonraları Hıristiyanların içinden çıkamayacakları bir inanç olmuş. Yüzyıllar boyunca bu garip inanışı izah ve ispat edebilmek için fikir ve din adamları teoriler üretmiş, değişik mezheplerin, ekollerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Yine İznik Konsulünde bir kısım ruhban sınıfı tarafından kabul edilen bir bakış açısı merkez kabul edip diğer görüşleri din dışı adledilip savunucuları kafir ilan edilmiştir. Yüzlerce binlerce insan hakim görüşün tersinde fikirlere sahip oldukları için diri diri yakıp, katledilmiş, türlü türlü işkencelere maruz kalmıştır.
İlk inananlar Hz.İsa’nın öğretilerini yahudi toplumu içerisinde tutmuşlardır. Henüz Hıristiyanlık Yahudilikten ayrılıp ayrı bir din haline gelmemişti, ne öyle bir iddiaları ne de çabaları vardı. Neticede ilk inananlar da Hz. İsa gibi birer yahudi idiler. Aynı toplum içerisinde aynı gelenekleri ve kültürü paylaşıyorlardı. Farklı olan, sapkın ve maddeperest toplumda Hz. İsa’nın öğretileriydi. Yahudi şeriatina inanıyorlar ve hükümlerini uyguluyorlardı. Domuz yemiyorlar, sünnet oluyorlardı. Zaten Hz. İsa da İncil’de şeriata karşı olmadığını belirtiyordu.
“Şeriatı ya da peygamberleri ortadan kaldırmaya geldiğimi sanmayasınız. Ortadan kaldırmaya değil, ancak bütünlemeye geldim. 18Doğrusu sizlere derim ki, gök ve yer yok oluncaya dek seriatten küçücük bir nokta ya da bir çizgi bile kaldırılmayacaktır. Bildirilen her şey yerine gelinceye dek..Bu nedenle, bu buyruklardan en küçüğünü bile kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin hükümranlığında ona en küçük denecektir. Öte yandan, kim uygular ve başkalarına da öğretirse, göklerin hükümranlığında ona büyük denecektir. Öyleyse size derim ki, doğruluğunuz dinsel yorumcuların ve Ferisiler’inkinden aşkın değilse, göklerin hükümranlığına girmeyeceksiniz.” (Matta Bab5 Ayet 17)
Hıristiyanlığı evrensel, dünya dini ve yahudilikten ayrı kendi başına bir din haline getiren Paul’dur. Hıristiyanlığın tahribinde en büyük paya sahip olan Paul derinlemesine incelemek daha uygun olacaktır.
Hıristiyanlığın Gelişiminde Evrak Sahteciliği
Hıristiyanlar başlangıçtan beri dini otoritelere inançlarının doğruluğunu tasdik etmek için müracaatta bulunmuşlardır. Bu bakış açısı diğerine göre doğru mu? Dini otoriteler bu hususta ne düşünüyorlar? Nihai otorite tabiki Allah’dı, fakat bir çok Hıristiyan Allah’ın neye inanma noktasındaki doğru hakkında, direkt olarak beşer ile konuşmadığına inanıyordu. Eğer konuşsa idi muazzam bir problem ile karşılaşılabilinirdi. Bir kısım öğrettikleri hakkında ilahi otoriteye sahip olduğunu diğer kısım ise tamamen zıt görüşleri hakkında yine ilahi otoriteye haiz oldukları iddiasında bulunabilirlerdi. Böyleye Hıristiyanlar kişisel vahiylere pek meyil göstermediler. Onun yerine Allah’ın gerçek doğruyu ilk zamanlarda Hz.İsa’ya bildirdiğini, Hz.İsa’nın da havarilerine öğrettiğini iddia ettiler. Havariler kilise tarihinin başlangıcında dini otoriteydiler. Fakat havarilerin ölümünden sonra Hıristiyanların dini doğruluğu arama hususunda kime müracaat edeceği sorunu oluştu.
Havariler tarafından tayin edilmiş dini liderler bu otoriteye sahip oldukları iddiasında bulundular ve otoritede Allah ile eş değer bir mevkiye ulaştılar. İlerleyen yıllarda kilise ve inanan sayısı arttığında havarilerden direk yetki alan dini liderin iddiasında tabi olarak bir sıkıntı yaşandı. Ancak yine her bir kilisenin lideri öğretilerinin havarisel bir doğruluk içerdiği iddiasında bulunmaya devam ettiler. Bu sorun nasıl aşılınılabilirdi? Çözüm ise havarilerin yazdıklarına müracaat etmede bulundu. Ancak burada yine bir sorun baş gösterdi, zira havarilerin bir çoğu okur-yazar olmadıklarından dini otoritelere başvuracakları bir kaynak bırakmadılar. Başka bir problem ise havarilere isnad edilen ve kaynak olarak başvurulan dokümanların bir çok tuhaflıklar ve çelişkilerle dolu olmasıydi. Havariler tarafından yazıldığı iddia edilen bir çok mektubun aslında kendi yazdıklarına ilaveten Paul tarafından yazılmış olduğunun ortaya çıkması başka bir sorunuda beraberinde getirmiştir. Yine bir çok eser ve mektup iddia edildiği gibi havariler tarafından değil başka kişiler tarafından yazılmış ve yazarı sözlerinin ve kendi dini bakış açısının kabullüğünü sağlamak için yazdığı esere havarilerin ismi vererek kabul edilir olmasını sağlamak istemiştir. Bilim adamları sık sık eski kültürlerde müstehar isimlerin kullanılmasının hilekarlık ve yalancılık olarak algılanmamasını yaygın bir uygulama olduğunu belirtmektedir. Tabiki bu tarz uygulamalar yazılmış bir esere sahibine ithafen bir doğruluk kazandırmaz. Bir çok ilk dönem Hıristiyan yazımları sahte isimlerle hazırlanmıştır. Bu tarz uygulamalar için batı bilim adamları tarafından en yaygın kullanılan tarif ise ‘forgery’ sahtecilik, sahtekarlıktır.
Kritik soru ise şu olacaktır; ilk dönem Hıristiyan sahteciliği İncil’e de bulaşmışmıdır? İncil’in havarilere isnad edilen bazı kısımları onlar tarafından yazılmamışmıdır? Paul’un bazı mektupları aslında kendisi tarafından değil de Paul isnadında bulunmuş başka birisi tarafından mı yazılmıştır? Mark, Markos, Yuhanna, Luke, Peter ve diğerlerinin kitapları acaba kendileri tarafından mı yoksa yine takma isimlerle başkaları tarafından mı yazılmıştır?
Not: Yazının devamı kısa zamanda gelecek.
Teslis (üçleme) İnancı ve Tenkidi
Hıristiyanlık, genellikle tek tanrıya inanan dinler arasında sayılır. Hıristiyanlığın dayandığı Eski Ahid’de titiz bir şekilde üzerinde durulan tevhid (Allah’ın birliği) inancı, muhitin etkisinde kalan hıristiyanlıkta, tevhide aykırı bir şekle girmiştir.
Teslis (trinite) tabiri, yunanca trias’dan gelip ilk olarak 2. asır sonunda Antakyali Theophile tarafından kullanılmıştır. (D. Masson, Le Coran et la revelation judeo-chetienne,1,90. theophile d’Antioche’ub Ad Autolycum II,15.P.G.VI,1077b. ve Galtier,1-2’den naklen)
Hıristiyanlar, teslisin incildeki delili olarak, bula bula şu iki cümleyi gösterirler:
“Ve İsa vaftiz olunup hemen sudan çıktı ve işte gökler açıldı ve Allah’ın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü ve işte göklerden bir ses dedi: Sevgili oğlum budur, ondan razıyım.” (Matta 3,16-17)
İkincisi ise şudur:
“İmdi siz gidip bütün milletleri şakirt edin, onları Baba ve Oğul ve Ruhulkudus ismiyle vaftiz eyleyin, size emrettiğim herşeye uymalarını onlara öğretin.” (Matta 28,19)
Her şeyden önce, bu metinlerden üç tanrı veya üç uknumlu bir tanrı manası çıkartmak, açık bir zorlama olur. Bunu çıkartmak doğru olursa üç sayısının geçtiği veya sayı söz konusu olmaksızın üç unsurun geçtiği her şeyden, teslisi çıkartmak mümkun olur. Kaldı ki, son metnin yani Matta 28,19’un çok eski nüshalarda bulunmayan sonraki bir ilave olduğu, açıkca bildirilmiştir. (J.Dheilly, Dic.biblique, s.1192; De Glasenapp, H.., Les cing grandes religions du Monde, s.303)
Teslisden bahseden bir de şu ifade vardır:
“Çünkü şehadet edenler üçtür; Ruh ve su ve kan, üçü bir de mutabıktırlar.” (I. Yuhanna 5,8)
Fakat katoliklerin bile belirttiği gibi bu kısım, sonradan ilave olunmuştur. (J. Dheillu, Dic. Biblique, s.1192)
Teslisin Hıristiyanlık inancına girmesi, hayli sonra olmuştur. 325 yılında toplanan İznik Konsilinde henüz teslis yoktu. Orada sadece baba ve oğul tanrıdan ve onların aynı cevherden olduklarından bahsediliyordu. (A.Hatib, el-Mesih,250) 533 yılında toplanan Konstantinolopis konsili, “üç uknum halindeki tek uluhiyyete (ilahlık)” tapınmayı hıristiyanlardan istemektedir. (D. Mason, Le Coran et la revelation judeo-chretienne,1-90) Böylece teslis (üçleme) inancı “üç uknumda tek tanrı” diye formule edilir oldu. Bir hıristiyan papazı olan lugatçı L. Ma’luf, el-Muncid de bu kelimeyi şöyle açıklıyor: “uknum: şahıs ve asl manasına gelen süryanice bir kelimedir.” (el-Muncid, KNM maddesi) Bununla beraber Ivad Sem’an gibi bazı hıristiyanlar şöyle yorum yaparlar: Evvela “şahıs“, birbirinden ayrı zatlar hakkında kullanılır, fakat uknumlar, bir tek Zatı, yanı Allah’ın zatını teşkil ederler. Şahıslar aynı mahiyette müşterek olsalar da, her birinde diğer şahıslardaki özellikler olmayabilir; halbuki uknumlar, birbirinden ayrı da olsalar, bütün özellikler ve sıfatlarıyla aynı cevhere sahiptirler. (Ivad Sem’an’in Allah: beyne’l-felsefe ve’l-Mesihiyye, adlı eserinden A.Hatib, el-Mesih,s.266’da naklediyor)
“Bir üçtür, üç birdir” çelişkisinden kurtulmak için aklın önünde iki yol vardır: Ya tevhidden Allah’ın birliği) açıkca vaz geçip teslisi (üçleme) kabul etmek, ya da uluhiyette (ilahlık) üç ayrı şahsın ayrımını yapmaktan vazgeçip, bunların tek Tanrının zatının , cevheri (zati) özellikleri olduğunu söylemek. Fakat hıristiyanların çoğunluğu, bu tercihi yapmayı reddetmiş, hem bölünmeyen bir Allah, hem de ondan birbirinden ayrı üç şahsın varlığını kabule devam etmiştir. Bu çelişkili durum, bitmek tükenmek bilmeyen tartışma ve fitnelere yol açmış ve bunlar ancak beşinci asırda nisbeten durdurulmuştur. (Ch. Guignebert, s.157)
Dinler tarihi ile ilgilenenlerin bildiği gibi çok tanrılara inanmak, eski Mısır, Asur, Babil, İran, Yunan, Hind, Çin gibi bir çok ülkede yaygın idi. Teslis, büyük ölçüde “kahramanları tanrılaştırma” şeklinde yaygın şirkten kaynaklanmıştır. Kahraman evlenir ve cocukları olur. Onlardan birini, kendisinin yerine geçmesi için tayin eder. Ölesinden de halk ona hürmet gösterir. Böylece teslis tamamlanır. Fakat bir çok millette kaba şekli ile bulunan teslis, Hz. İsa’dan bin yıl kadar önce, tevhid-şirk karışımı bir tarzda karşımıza çıkar. Brahma-Visna-Siva teslisinde tanrı, mevcud olması itibariyle Brahma, koruyup gözeten olması itibariyle Visna, imha eden olması itibariyle Siva’dır. Wells’in dediğine göre İskenderiye ekolu de benzeri bir yol tutmuştu: Yunanlıların Mısır’ı feth etmelerinden sonra, M.O 331’de kurulup bütün helenistik dünyanın dini merkezi haline gelen İskenderiye’de Sirabis-Izis-Horus üçlemesi vardı. Fakat halk bunlara ayrı tanrılar halinde tapmıyor, tek bir tanrının üç durumu kabul ediyorlardı. (A.Short History of the World, s.166) Kuruluşundan milattan sonraya kadar bütün doğu dünyasında en mühim kültür merkezi olma özelliğini koruyan İskenderiye’de ortaya çıkan ve Yeni Eflatunculuğun kurucusu olan filozoflardan Plotin (205-270) de tek-akil-nefis şeklinde bir üçleme yapıyordu.
Teslisin hıristiyanlığa girmesi hakkında şöyle düşünebiliriz. İşkence altında, önce Peygamberi Hz. İsa’nın dünyadan ayrılmasıyla bassız kalan hıristiyanlığa çevrenin tesir etmesi kolay oldu. Zira hıristiyan olanlar sadece şirk muhitinden geliyorlardı. Sonra İskenderiye okulunun temsil ettiği yunan felsefesini iyi bilen Pavlus dine girip meydan kendisine kalınca hıristiyanlığı tevhidden (Allah’ın birliği) teslise (üçeme) götürecek tohumları atmaya başladı. Bu, halka da uygun geldi. Çünkü, genel olarak halk, taassubu sebebiyle yahudilikten ve ibtidailiği sebebiyle putperestlikten hoşlanmıyordu. Atalarından devraldıkları kültür mirasına da aykırı düşmeyen bu yeni sentezde, onlar çeşitli arzularını tatmin etme imkanı bulmuşlardı. (Selebi, el-Mesihiyye,s.116)
Pavlus’tan sonraki kilise yetkilileri, bu yönde daha da ileri gittiler. Neticede İskenderiye ekolu ile yeni hıristiyanlık arasındaki kültür alış verişi tamamlandı. L.Gautier, birçokları gibi, hıristiyan teolojisinin yunan felsefesinden ve özellikle Yeni Eflatunculardan fazlasiyla etkilendiğini söyler.